YDV Ankara Kadın Kolları, bu hafta TRT AVAZ’da program sunucusu, gazeteci, yazar ve edebiyatçı Ayşegül Büşra Çalık’ı misafir etti. Çalık, Türkçe’nin önemi üzerinde dururken, eski ve yeni kelimeler üzerindeki tartışmalara açıklak getirdi. Konuştuğumuz dil, dilde sadelik tartışmaları, dil ve fikir ilişkisi gibi konularda ufuk açıcı bir sunum yapan Çalık, özetle şunları söyledi:
Türkçe konuştuğumuzu zannediyoruz ama dilimizi tanımıyoruz
Dili sadece beşeri münasebetlerin bir aracı olarak gören bakış, dilin inceliklerini anlama gayretine de düşmez elbette. Diksiyonunuzun düzgün olması da bu eksiği kapatmaya yetecek bir perde değildir. Dil yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerle ve onların mefhumlarıyla beslenerek bugüne gelir. Haliyle dilin özü, birçok medeniyeti ve aslında tarihi bağları da içinde muhafaza eder. Dilin derinliğini bilmeden önümüze düşen her kelimeyi zihnimize ekledikçe, düşünce dünyamız da içini rastgele doldurduğumuz bir mide gibi allak bullak olur. Evet bunu çok net söyleyebilirim ki, bizler adına Türkçe dediğimiz bir dili konuşuyoruz ama gerçek Türkçeyi bilmiyoruz. Suyun üstünü görüyor lakin altındaki hazineyi es geçiyoruz. Derinliğini anlamadığımız için, boğuluyoruz. Bazen de kendi ellerimizle boğuyoruz. IMG_20150517_235905-1
 
Dilde ‘uydurmacılık’ cereyanı ancak nesilleri birbirinden koparır
Uzun yıllardır (ki Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadar gelen bir zaman diliminden bahsediyorum) Türkiye’deki aydınların bir kısmı dili arındırmak adına dil ile oyuncak gibi oynamaktadır. Halkın on yıllar hatta yüzyıllar içinde kabul ettiği kelimeleri Arap, Fars menşeili olması gerekçesiyle atma gayreti içindedirler. Atatürk’ü birçok noktada referans alan fakat Atatürk’ün konuştuğu dil ile bağlarını koparan bu kesim Atatürk’ün Nutuk’una methiyeler dizerken, onun aslını okuyup anlayacak kadar Türkçe bilmezler. Bu da vaziyetin kendi içindeki çelişkisidir. Unutulmamalıdır ki, ancak iptidai kabilelerin dilleri saf olur. Biz iptidai bir kabile değiliz ki dilimiz saf olsun. Dilde ırkçılık, ırkçılığın en tehlikeli şeklidir. Çünkü sadece yaşayanlara zarar vermemektedir. Geçmişle bağımızı koparıp, hem bugünkü nesle hem de gelecek nesillere zarar vermektedir. Dil kültürün aktarım vasıtasıdır. O vasıtaya zarar verirseniz, kültürünüze zarar vermiş olursunuz.
 
Rastgele bir şekilde dile kelime sokanlar da dile başka türlü bir zulüm uygulamaktadır
Dilde uydurmacılık cereyanı ne kadar tehlikeliyse, dile rastgele kelime ekleyenler de Türkçeyi bir o kadar tehlikeli bir yola sokmaktadır. Yabancı dil hayranlığıyla dilimize rastgele olarak alınan kelimeler, ilmî bir çalışmadan da yoksun olarak alındığı için sadece dildeki nüansı öldürmek gibi bir fonksiyona sahiptirler. Bugün bizim dilimizde var olan bir kelime yerine yabancı kelime ikame edenler bunu entelektüelliklerinin delili olarak görmektedirler. İlmî bakıştan ve teferruatlı bir dil bilgisinden yoksun olanlar bunun entelektüel kimliğin emaresi olamayacağını da kavrayamazlar. Kimi zaman Batı hayranlığıyla meydeledilen bu tavır, esasen kendi dilini de Batı dillerini de tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Haliyle hem dili arındırmak adına yüzyıllar içerisinde yerleşmiş olan Arap, Fars menşeili kelimeleri atma gayreti, hem de dilde var olan kelimeler yerine ondan daha dar mânâlı kelimeleri dile sokma gayreti şuursuz bir tavırdır. Lakin bu şuursuz ve ilmî gerçeklerden uzak olan tavır, uzun vadede zannettiğimizden de ciddi hasarlar bırakır.IMG_20150517_235913
 
Dilden tefekküre, tefekkürden de dile giden bir yol vardır
Günümüz edebiyatından bahsederken içimizin sızlaması tabiîdir. Tefekkür bakımından örneğin bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal çapında kaç şair yetiştirdiğimizi sorgulamamız lazımdır. Şiir kelimelerle meşk etme ya da kafiyelendirme sanatı değildir. Edebiyatın ve onun damarlarından olan şiirin önce güçlü bir tefekküre ihtiyacı vardır. O tefekkürün irfanla yoğrulması icab eder. Bunu da güçlü ve köklerini inkar etmeyen bir dil ile kağıda dökerseniz, işte o zaman gönle dokunursunuz. Belirtmem gerekir; gönül kelimesi de dünya üzerinde başka hiçbir dilde karşılığı olmayan kelimelerimizdendir. Dilimizdeki derinliği idrak etme noktasında bunu bile etraflıca düşünmek gerekir.
 
Tefekkürden bahsetmişken Cemil Meriç’i anmamız gerekir
Cemil Meriç’in üzerinde sıklıkla durduğu irfan kavramını hatırlatmak gerekir. Ona göre irfan; ‘nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilimdir. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünüdür. Yani hem ilim, hem iman, hem edep…Batı kültürün vatanı, doğu ise irfanın. Ne batıyı tanıyoruz ne doğuyu…En az tanıdığımız ise kendimiz.’ Böyle diyor Cemil Meriç… Bu sözler benim için çok kıymetlidir. Sık sık kendime hatırlattığım sözlerdendir. Evet bizler ne Batıyı ne doğuyu tanıyoruz. Maalesef kendimizi de tanıdığımız pek söylenemez. Çünkü tefekkür için mesai harcamıyoruz. Harcadığımız vakit de nefsin duvarlarına çarpıyoruz. Galiba gerek edebiyatta gerekse diğer sahalarda irfanı eklemedikçe ortaya çıkan hiçbir eserin hükmü uzun ve tesirli olmayacak. Evet dil için bile bunu söylemek abes olmaz. Çünkü Türkçenin içinde taşıdığı mefhumlarda irfanın izlerini çok kez görmek mümkün. Dil konusundaki hassasiyete bu zaviyeden pek bakılmaz. Lakin şunu söyleyebilirim: İrfan derin bir tefekküre, derin bir teffekkür de derin bir edebiyata dönüşür. İddialı bir cümle mi bilemiyorum. Ama bu iddiamın üzerinde uzun zamandır düşünüyorum. Tesirli, köklü ve hem zihinde hem gönülde ışık yakan bir edebiyatı irfan yollarında arıyorum…
Dilde ırkçılık, ırkçılığın en tehlikeli şeklidir. Çünkü sadece yaşayanlara zarar vermemektedir. Geçmişle bağımızı kopardığı gibi gelecek nesilleri de tehlikeye atmaktadır. Ayrıca dilde uydurmacılık cereyanı kelimelerdeki nüansları öldürmekte bu da cemiyette bir entelektüel zafiyet meydana getirmektedir.
Türkiye son otuz yıldır tefekkür bakımından bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal çapında şair yetiştirememiştir.
 
IMG_20150517_235923