IMG_9109
Hamiyetperver İş Adamı ve Vakıf İnsanı Halil İbrahim Demir ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; Rize’den Mahmutpaşa’ya, işportadan vergi rekortmenliğine, iş ve siyasetten vakıf insanı olmaya kadar pek çok konuya değindik. Hatıralarla, tavsiyelerle bezenen ve hoş bir sohbet tadında gerçekleşen röportajı kurucularından olduğu Yeni Dünya Vakfı ve Vakfın kendisine takdim ettiği “Onursal Başkanlık Berat”ını konuşarak tamamladık.
-Halil İbrahim Demir kimdir? Rize’den İstanbul’a hayat serüveninizi sizin ifadelerinizle öğrenebilir miyiz?
 -1935 senesinde Rize’nin Paşaköy Mahallesinde doğan, babası din görevlisi olan on kardeşin ortancasıyım. Melek annem on tane çocuğa bakmış. Sırtına bir evlâdını, kucağına bir evlâdını alıp tarlaya gidermiş. Tabi biz de harçlığımı çıkartmak için boş durmuyorduk. Üvey amcam yani hanımımın babası taş ustasıydı. Onun yanında çalışıyordum. Sırtımızda semerlerle ikinci kata taş taşıyordum. 1950 senesinde ortaokuldayken bir düğün sırasında kaza kurşunu bacağıma isabet etti. Rize’de çıkaramadılar ve ameliyat için İstanbul’a geldim. Geliş o geliş. Ağabeyimin yanına gelmiştim Suadiye’ye, ama kimseye yük olmamak için abimin sabit tezgâhında işportacılığa başladım. Benim için okul artık ticaretin merkezi Mahmutpaşa idi. Mahmutpaşa Ticaret Üniversitesi. Kazancımın yarısı malı alana, yarısı banaydı. Şöyle dua ediyordum: “Allah’ım 10 liram olsa da kendi malımı kendim alsam, kendim satsam…” Rabbim bana 10 lirayı da verdi, 10 bin lirayı da verdi. Hiçbir zaman dürüstlükten taviz vermedim. Rabbim daima veren el olmayı nasip etti. O’na şükrettim. Bir dilim ekmek yesem Allah olmayanlara da versin derim, şükrederim. Daha sonra dayımın tanıdığı Ermeni bir kişinin ipek mağazası vardı. Orada tezgâhtar olarak çalışmaya başladım. Fakat mağaza sahibi iş öğreniyorum diye bana çok az para veriyordu. Bir gün hiç unutmuyorum kazandığım ve biriktirdiğim paralar bitmişti. Büfelerde o zamanın parasıyla sandviç 25 kuruştu. O sandviçi alacak param dahi kalmamıştı. Ama gidip dayıma: “Dayı beni buraya gönderiyorsun ama bu adam bana iş öğreniyorum diye para vermiyor’’ demedim. Oradan beni Galatasaray’daki başka bir ipek mağazasına transfer etti. Daha sonra ise bir fotoğraf makinesi aldım ve Beyoğlu’nda fotoğrafçılığa başladım. Aynı zamanda da reklâm başladım. Bu arada meşhur Nejat Uygur var, tiyatrocu; o zamanlar tiyatrocu değildi, sahne dekorlarını yapardı, akademi mezunudur. Parça başı benim ortağım oldu. Muammer Karaca’nın işlerini yapardık. Derken 54-55 senelerinde askere gittim. Askerde fotoğrafçılık yaptım. Dışarıda 50 kuruştu, ben askere 25 kuruşa satıyordum. Bu şekilde de kendi harçlığımı çıkarttım. Askerde komutanım beni genel evrak başkanı olarak atadı. Alay komutanı zorla koluma onbaşı fırfırını taktı. Genel evrak başkanlığı önemli bir görevdi, normalde onu teğmenin yapması lazım.
“O zamanlar 8 kapılı Amerikan bus taksiler vardı. Onlardan Türkiye’ye 2 tane geldi, Rüçhan Atlı’nın Diamont Acentası’ndan birini ben aldım.”
  Tekrar İstanbul’a, işimin başına döndüm. Biraz fotoğrafçılık yaptım. Sonra mağazacılığa başladım. Amerikan askerleri mal getiriyordu, piyasaya satıyordu biz de müşteriye satıyorduk. O zamanlar 8 kapılı Amerikan bus taksiler vardı. Onlardan Türkiye’ye 2 tane geldi, Rüçhan Atlı’nın Diamont Acentası’ndan birini ben aldım, diğerini kız kardeşimin kocası aldı. Şimdi biz bu arabaları aldık, Taksim’den Ankara’ya Yenişehir’e uçak bileti 45 Lira, biz 50 Liraya yolcu taşıyoruz. Ama millet sırada… Bu arabalar 3 ay sonra arızalandı. Firma parça sıkıntısını çözemeyince arabaları iade ettik. Bu arada ben arabayı alınca ilk Rize’ye gittim. Arabayla Rize’ye gidince babam, rahmetli annem mallar bölünmesin diye dediler ki; “Amcanın kızını al..” Gittik; bi mıhlama yaptı bize, onu da harika yaptı J Söz kestik, nikâhı yaptık, ben döndüm. 5-6 ay sonra ev tutup hanımı da aldım, düğünü İstanbul’da yaptım. Yıl 1960.
“Eğer inşaattan, işçilikten ve malzemeden çalacaksan, öyle bir niyetin varsa git camiden halı çal, daha az günahtır. Burada can yaşayacak.”
 Bir gün Suadiye Şaşkınbakkal’da o zamanın parasıyla 30 bin liraya yakın bir parayla kendime daire aldım. Bin lira fark vermeyi teklif ederek, mutfağımın istediğim şekilde yapılmasını istedim. Fakat dairem bitince teslim almaya gittiğimde daha beter yapılmış olduğunu gördüm. Ona kızgınlığımla 1962 senesinde inşaatçılığa başladım. Kesinlikle dürüstlükten ödün vermedim. Kin tutmadım. Kin insanı kemirir. Kendisini de, karşı tarafı da rahatsız eder. Allah verdikçe verdi. Bir inşaatı yaparken komşularım kendi inşaatlarını da yapmamı söylediklerinde “ Burayı bitirmeden oraya başlayamam.” derdim. Ustalarıma, kalfalarıma diyordum ki “Eğer inşaattan, işçilikten ve malzemeden çalacaksan, öyle bir niyetin varsa git camiden halı çal, daha az günahtır. Burada can yaşayacak.”
“Hiçbir zaman kimsenin malına göz dikmedim. Kanaatkâr oldum. Cebimde 10 kuruş varsa 2’sini sakladım, kimseden istemedim.”
 İlk inşaatımdan zarar ettim. Ama ticaret bu, olur dedim, böylece inşaatçılığı da öğrenmiş oldum. Sonra Şaşkınbakkal’da bir inşaat yaptım, ordan güzel para kazandım. Fakat inşaatı süper yaptım, herkes “Helâl olsun” dedi.Ordan Erenköy’e geldim, ordan Fenerium’a girdim, ordan da Beyoğlu’na…Hiçbir zaman kimsenin malına göz dikmedim. Kanaatkâr oldum. Cebimde 10 kuruş varsa 2’sini sakladım, kimseden istemedim.79’a geldiğimde 5 şantiyem vardı. O zaman Demirel Hükümeti’nin, şimdi ismini vermiycem. Onunla mahkeme-i kübrâda  hesaplaşıcaz, bir bakan vardı. Bunu ilk defa söylüyorum. Şu an değeri en az 10 milyon dolar olan yeri elimden aldı. Kavga olmasın diye ben bıraktım. Ama bununla da kalmadı o bakanın çevirdiği bazı gayr-ı meşru işler için içeri girdim. Bana verdiği çekler rüşvet çekiymiş. Bir yıldan fazla yattım. Sonra Yekta Güngör Özden ve bazı hâkimler beni haklı buldu ve ben tahliye oldum. Tabi bu arada şantiyelerimdeki işler sahipsizlikten yavaşladı. Çıkınca rahmetli Süleyman Kırali açtı kasayı, ne kadar ihtiyacın varsa al, dedi. İhtiyacım olanı aldım. Sonra malımın değeri misal 20 Lira ise 10 Liraya sattım, borcumu hemen götürdüm. Şaşırdı, yetmedi mi, dedi. “Yok, paranı getirdim” dedim. “Niye” dedi, “Malımı sattım, Allah razı olsun” dedim. Ben o zaman bir bocalama dönemi geçirdim. Ama yılmadım, yorulmadım, umutsuzluğa hiç kapılmadım. Bu son 30 senedir 1. Dereceden vergi rekortmeniyim. Hâlâ da vergi rekortmenliğim devam ediyor. Çalışmada çok hırslıydım, çalışmaktan hiç yorulmazdım. Gece inşaatlara gider, işçilerin üzerini örterdim. Geldiğim yeri, geçtiğim yolları hiç unutmadım. Tophane’deki çay içersen 25 kr, içmezsen sadece sandalye parası 10 kr olan sabahçı kahvelerinde 10 kr’a sabahladığım günleri unutamam meselâ. Fotoğrafçılık zamanlarımda Beyoğlu’nda dolaşırken bizim memleketten, Taviloğulları denen zengin bir aileden olan Atıf diye biri, beni gördü. Onu lokantaya götürdüm. O gün ben de bir simit yemiştim ve cebimde ya 50 ya da 60 kuruş vardı. Hiç unutmuyorum biber dolması istemişti, dolmayı çatalla böldü: “Hani senin yemeğin?” dedi, ben de “yedim” dedim. O an yeseydim yiyecek param yoktu zaten. Böyle günlerim de oldu unutamadığım. 1986’da, Allah nasip etti, ilk haccımı yaptım ve sonra da devam etti, belki 19-20 defa hem umre hem hac yaptım. Hatta çok gittiğim için kontenjanım vardı, gidebilecek imkânı olmayanları da götürdüm.
-Siyasetle ilk ciddî temasınız nasıl oldu?
 “Ben parti marti tutmam, bölgecilik yapmam, prensip olarak herkes bu ülkenin evlâdıdır, hele Müslümansa benim kardeşimdir.”
 Ben bir işe girersem ya o işi tam üstlenirim ya da hiç girmem. Bunu herkes bilirdi. Şimdiki Reis-i Cumhurumuz Tayyip Bey, o zaman Refah Partisi’nin İstanbul İl Başkanı’ydı. Benim ismimi duyunca “Halil Abi davaya girdiyse, Allah’ın izniyle bu iş tamamdır” demiş. Biz daha öncesinden de tanışıyorduk. Bazı parti çalışmaları benim Şile’deki otelimde yapılıyordu. Ama sadece bir partinin değil, benim her tür siyasî görüşten arkadaşla diyaloğum vardı. Onlar da otelde zaman zaman programlar yapardı. Ben parti marti tutmam, bölgecilik yapmam, prensip olarak herkes bu ülkenin evlâdıdır, hele Müslümansa benim kardeşimdir. Zaman geçti, Tayyip Bey İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Ben Kadıköy İlçe Başkanı Gürsoy Erol’la çalışmaya başladığımızda öyle kimse kapıyı çalıp da ben Refah Partiliyim diyemezdi Kadıköy’e. Biz birlikte ziyarete gittiğimizde 5 dk yarım saat olurdu. Sonra şimdi oturduğum büyük klüp varya, İstanbul’un Bebek’i neyse, Kadıköy’de o; orada yaşamaya başladım. Sosyete bir yer ama beni ilgilendirmez tabi. Bir gün yine cennet mekân rahmet istedi Fikri Hoca, Fikri Yavuz ile birlikte balkonda yemek yiyoruz. Manzarada sanki yelkenliler gölün içinde geziyor, dedim; “Hocam ya, şöyle kızına ben burdan gitmek istiyorum, Üsküdar filan”… Ne dedi biliyor musun; “Otur kızım, burdan daha güzel bir yer mi bulacaksın?” Ben destek bekliyordum, öyle kaldı.
2011’de AK Parti aday adayıydım, çok genç olduğum için çizildim J Yaş haddi 65 tabi. Ama ben Gürsoy Erol’la bıkmadan, usanmadan taş bayır, köy köy seçim için çalışmaya devam ettik. Her yerde seçim irtibat büroları kurduk.
-Vekil olsaydınız, neydi hedefiniz? Neden bu zorlu sürece talip oldunuz?
 Siyasette bazı handikaplar var. Masada otururken karar veriyorlar. İmar kanununda çok eksiklikler var. Şimdi yeni çıkan şehircilik kanunu meselâ; yaşayan ve tecrübe eden biri olarak bu konuda bir meclis komisyonuna girmekti arzum. Yoksa ben Allah’tan başka kimseden bir şey istemedim. Devlet işi teklif ettiler zamanında, onu bile istemedim.
 -Ne zamandan beri vakıf ve derneklerle ilgileniyorsunuz? Yeni Dünya Vakfı ile yollarınız nasıl kesişti?
 Bir dönem ufak bir hastalık geçirdim, Allah tarafından uyandım. Bu dünyanın fani olduğunu, burada misafir olduğumuzu, esas mekânımızın öbür dünya olduğunu anımsadım. Hayır işlerine başladım. Kızlarım Moda’da okuyorlardı, ben onları Üsküdar’daki ortaokula aldırdım. Orada Ali Rıza Şenbaba vardı, İlahiyat mezunu. O, bu tür faaliyetlerde bulunurdu, beni çağırırdı giderdik. O zamandan itibaren başladım. Asıl ise; 1996 yılında, sevgili kardeşim Mahmut Göksu, Mustafa Şen, Kahraman Galav ve bir arkadaşımla beraber Yeni Dünya Vakfı’nı kurmamla başladı. Mahmut Göksu başkan olduktan sonra onun azmi, çalışması, gayreti beni şevklendirdi. Bu adamla çalışılır dedim. Yardımlaşma çok güzel bir şeydir. Ben bu felsefeyle hareket ederim. Bu yolda Allah ne kadar ömür verdiyse yürümeye devam edeceğim. Benim bir yerim vardı, burayı kız yurdu yapalım dedik, fakat o zaman buna gücümüz yetmedi. Biz de dedik ki; İlim Yayma Cemiyeti ile kardeş olalım. Bu kız yurdunu İlim Yayma Cemiyeti ile beraber yapalım dedik. Burayı onlara verdik. Şimdi benim ve Yeni Dünya Vakfı’nın belli bir kontenjan hakkı saklı kalarak bu yurdu İlim Yayma işletiyor. Bizim vakfın büyümesinde Mahmut Göksu Hoca’nın çok büyük rolü var. Onun çalışması ve gayreti beni daha fazla ısındırıyor vermeye. Zevk alıyorum. Şile’deki otelimin tamamını da verdim. İnşallah orası da üniversite öğrencilerine yurt ya da bu öğrencilerin 3-5 gün dinlenmeleri için tahsis edilecek. Yetkili heyet karar verecek buna.
Vakıf işleri hem çok büyük hayır hem de vebal, sorumluluk işleridir. Ömer Radıyallahu Anh’ın halifeliği zamanında o en kudretli dönemlerden birinde, hatta İran’ın bile vergilerini Medine’ye gönderdiği dönemde; Ömer RA’ın şahsî parası yetmiyor, eve birşeyler alınacak. Yanındaki adamı sahabenin birine yolluyor; git filancadan benim için borç iste diye. Tabi adam da şaşkın vaziyette Ömer RA’ın yanına geliyor ve soruyor: “Ya Ömer, sen devletin başındasın. Bütün hazine senin. Sen benden niye para istiyorsun?” Ömer RA ise; “Ya ben borcumu ödeyemediğim zaman ecelim gelirse? Bir yanda bütün ümmete borçlu gitmek, hepsinin helâlliğini alamamak var. Diğer yanda bir tek sana borçlu gitmek var. Bir tek senden helâllik istenir.” Şimdi hepimizin bu hassasiyetle devlet ve vakıf işlerini yürütmemiz lâzım gelir.
 
“Mahmut Hoca olmasaydı ne bu Yeni Dünya Vakfı bu duruma gelirdi, ne de ben bu duruma gelirdim.”
 Sağlığımda hem kızlarıma hem oğullarıma ayrım yapmadan hem dairelerini hem geçinecek gelirlerini verdim. Verdiklerimin dışında intifa hakları benim üzerimde olacak şekilde servetimin tamamı İlim Yayma Cemiyeti ve Yeni Dünya Vakfı’na kalacak. Ancak bu gelirlerden bina yapılmayacak. Allah’a şükür Yeni Dünya Vakfımız güçleniyor. Sağlığım müddetince idare yine bende olacak. Benden sonraki idare ise İlim Yayma Cemiyeti ve Yeni Dünya Vakfı’nın ortaklaşa çalışmalarıyla yürütülecek. Bu şekilde aşkla, zevkle, severek ilerliyorum. Ama şunu tekrar ifade etmek istiyorum ki bunda kardeşim Mahmut Göksu ve ailesinin etkisi büyük. Mustafa Göksu da benim hacı arkadaşımdır; o bambaşka bir insan. Mahmut Hoca olmasaydı ne bu Yeni Dünya Vakfı bu duruma gelirdi, ne de ben bu duruma gelirdim. Mustafa Göksu’yu ve kardeşlerini tanıdığım zaman dedim ki; “Babanızı görürsem, bu dünyada bir babamın elini öptüm, ikinci olarak da babanızın elini öpecem.”.
“Allah’ım bana verdiğin gücü, aklı, serveti senin hoşnut olduğun yollarda harcamayı nasip et” diye dua ederim hep. Bu iş insanlığa ve İslâm’a hizmet etmektir. Hep verdikçe zevk aldım.
 
 
-Yeni Dünya Vakfı Bülteni aracılığıyla okuyucularımıza, bilhassa gençlere neler söylemek istersiniz?
 
Çalıştırdığım adamlara güvenirim. İşe alırken şunu söylerim: “Olduğun Gibi Görün, Göründüğün Gibi Ol.”  Yalan konuşacaksan hiç yanıma uğrama.
“İman Kuvveti: Bitmeyen Servet”. Babam bana servet olarak sadece her abdestten sonra okuduğu amentü duasını bir de iman kuvveti bıraktı, bitmeyen servet. İnsanoğlu isterse, çalışırsa her şeyi başarır yeter ki inansın, yeter ki düzgün olsun.
Hayırda yarışacak ve etrafındakileri de davet ve teşvik edeceksin. Bu, insanlığın görevi, İslam’ın görevi. İslam’ın emridir; bildiğini yanındakine söylemek. Yapar ya da yapmaz. Sen vazifeni yapacaksın. Zorlamayacaksın, hatırlatacaksın. İslam’ın emridir çünkü bu.
“Ana-baba duası almaya çalışın.” Rahmetli melek annem keşke sağ olsaydı da bugünlerimi görseydi. Bizim mahallede Sabuncu diye zenginler vardı, benim dişlerim biraz seyrekti, melek annem derdi ki “Sen ona benzeyeceksin senin 40 anahtarın olacak”. Demek onun duasını almışım.
“Müslüman kardeşinizin duasını alın.”
“Para bir yere kadar insanı mutlu eder, bir yerden sonra şımartır.” İnsan her şeyi birden elde ederse, sonra bambaşka arzuların, haram ve gayri meşrû hayatların peşine düşer. İslâm ve insanlık dışı gayri ahlâkî cinsel sapmalar bu şekilde istediği her şeyi hiç çaba sarfetmeden elde eden yeni neslin en büyük problemidir. Burada da anne ve babalara seslenmek istiyorum. Bırakın çocuklarınız bir şeyleri elde etmek için çaba harcasın, beklemeyi, sabretmeyi, tahammül etmeyi, şükretmeyi, kanaat etmeyi öğrensin. Çocuklarını başıboş bırakmasınlar. Hele hele büyük şehirlerde evlât yetiştirmek çok zordur.
Her başarılı evlâdın ardında bir ana vardır.
 – Kız öğrencilerin eğitimine bilhassa değer veriyorsunuz. Neden kız öğrenciler?
 “Önce ana, ana, ana, sonra baba. Bir ülkenin kalkınması evdeki hanımın donanımlı olmasına ve çocuğunu yetiştirmesine bağlıdır.”
 Ailenin temel direği, bir ülkeyi kalkındıran gücü, çocuğu yetiştirendir. Ana sabaha kadar uyumaz kalkar, çocuğuyla uğraşır, besler, büyütür, eğitir onu. Eğer o ana donanımlı, bilinçli değilse çocuğu güzel yetiştiremez. Gelecek nesillerin teminatı analar olduğu için kız yurtlarına önem verdim. Önce ana, ana, ana, sonra baba. Bir ülkenin kalkınması evdeki hanımın donanımlı olmasına ve çocuğunu yetiştirmesine bağlıdır. Aynı zamanda çocuğunu İslami ölçüde yetiştirmesi de çok önemlidir. Ben bu felsefeyle yola çıktım. İnsanoğlu çok ketumdur; malından ayrılamaz, veremez. Allah nasip ederse verir, etmezse veremez. Edremit – Akçay’da bir yerim vardı. Satacakken Mahmut Hoca “burayı dinlenme yeri yapalım” dedi. Gidip bakacağız, eğer şartlar uygunsa çalışmalara başlanacak. 13 Mart 2015 tarihinde büyük bir ameliyat geçirdim. Allah’a şükür iyiyim. Şu anda kalbimde iki tane eski, üç tane yeni toplamda beş stent var. İki defa anjiyo oldum.
 
-Allah size hayırlı nice uzun yıllar, hayırla devam ve tamam olan bir ömür nasip etsin. Biliyorsunuz yaklaşık 20 yıldır sayısız öğrenciye sahip çıkmış, hamilik etmiş olan Yeni Dünya Vakfı son bir yıldır kurumsal kimlik adına önemli adımlar attı. Bir marka olarak resmen tescillendi ve son olarak da Bakanlar Kurulu Kararı, Cumhurbaşkanımızın onayıyla Kamu Yararına Çalışan Vakıf statüsü kazandı. Bundan böyle vergiden muaf olacak. Bütün bu süreçte sizin destek ve hamiyetperver çabanız herkesin malûmu. Vakıf Yönetim Kurulu’nun önerisi, Mütevelli Heyeti’nin oybirliği ile Yeni Dünya Vakfı’nın Onursal Başkanı olarak şahsınıza berat sunulması kararlaştırıldı. Bu konudaki duygularınızı öğrenerek hoş muhabbetimizi müsaadenizle nihayetlendirebilir miyiz?
 “Bu bir bayrak yarışı. Bizler bugüne bu bayrağı ulaştırdık, daha ileriye taşımak da sizlerin, gençlerin vazifesi.”
 
Onursal Başkanlık gibi güzel bir paye ile şahsıma gösterdiğiniz teveccühe teşekkür ederim. Bu berat inşallah bizim âhiret beratımız olur. Bugünkü idarecilere gerçekten çok güveniyorum. Zaten satılmamak üzere kalacak olan servetimi bırakma düşüncesini almama da, yüzde seksen onlar, bugünkü idarecilere olan güvenim sebep oldu. Allah’tan dilerim ki inşallah bundan sonra gelecek olan idareciler de bu şekilde devam eder. Vasiyetimde yer alan malvarlıklarımın çıplak mülkiyeti bana aittir. Eğer yanlış yaparlarsa mesuliyet benim varislerime kalacak. İstanbul’un 4’te 3’ü vakıftı, nerde? Hepsi talan oldu. Bir işi kurmaktan daha müşkül olanı onu yürütmektir. Çok şükür gelecek yıl Vakfımızın 20. yılı olacak. İnşaallah nice 20 yıllarla aynı çizgide, aynı iman ve inançla devam eder. Bu bir bayrak yarışı. Bizler bugüne bu bayrağı ulaştırdık, daha ileriye taşımak da sizlerin, gençlerin vazifesi.
 
Biz de Halil İbrahim Demir’e, kısaca Yeni Dünya Vakfı’nın Abisine ev sahipliğinden, nezaketinden, samimi muhabbetinden ve son derece değerli, müstefîd olduğumuz tavsiyelerinden ötürü şükranlarımızı sunuyoruz…
 Röportaj: Genel Merkez
IMG_9021 IMG_9028 IMG_9086 IMG_9067