Yeni Dünya Vakfı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile her ay ortaklaşa düzenlediği konferans ve panellerin bu ayki konukları; Beşir Ayvazoğlu, Yalçın Çetinkaya ve Halil İbrahim Erbay oldu. Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesinin tarihi binasında düzenlenen “Şehir ve Kültür, İstanbul” konulu programda, dünyanın medeniyet merkezlerinden İstanbul konuşuldu.

Programın moderatörlüğünü üstlenen Yeni Dünya Vakfı yönetim kurulu üyesi Doç. Dr. Halil İbrahim Erbay, açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Her ay düzenlenen programlar ile kültür, sanat, tarih ve medeniyet üzerine önemli konuklar ve konular ile gençlerle bir araya geldiklerini ifade eden Erbay, “Öncelikle bizleri kırmayıp söyleşimize katılan Beşir Ayvazoğlu ve Yalçın Çetinkaya’ya vakfımız adına teşekkür ediyorum. Ayrıca programın paydaşları İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile bize bu salonu tahsis eden, ilgilenen Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi idarecileri ve çalışanlarına şükranlarımızı sunuyorum.

Medeniyetlerin kültür, sanat, yaşam tarzı gibi tüm unsurları için şehirler bir sahne niteliğindedir. İstanbul ise dünya ölçeğinde bir medeniyet merkezi olarak var olagelmiştir. Hem Osmanlı döneminde hem de öncesinde pek çok medeniyetin merkezi olması, İstanbul’u birçok kentten daha zengin kılmaktadır. Yaklaşık 100 yıldır bir imparatorluk merkezi olmaktan çıktı ama sahip olduğu değerler o kadar derin ki, pek çok şeyi kaybetmiş olmasına rağmen halen en önemli medeniyet merkezlerinden olma özelliğini muhafaza ediyor.

Bununla birlikte birazdan Yalçın hocamız da İstanbul’da musiki üzerine konuşacak, İstanbul’un büyük bir musiki kültürü ve birikimi mevcut. Bunların nerelerde üretildiğine baktığımızda tekkeler önemli bir rol oynuyor. Sadece Müslümanlar değil gayrimüslimler de tekkelerde ciddi anlamda musiki ile ilgileniyorlar. Mesela Limonciyan Hamparsum isimli zat, Abdulbaki Nasır Dede’nin nota yerine kullandığı işaretlerin yetersizliğini görerek yeni bir nota bulmuştur. Bu buluşuyla Dede Efendi’nin takdirini kazanan Hamparsum Efendi, kendi adıyla anılan bu notasıyla birçok bestenin kaybolmasının önüne geçmiş ve böylece musikimize önemli bir hizmette bulunmuştur.” Diye konuştu.

“HARABE İSTANBUL, FETİH İLE BİRLİKTE DÜNYA ŞEHRİ OLMUŞTUR”
Daha sonra Araştırmacı-Yazar Beşir Ayvazoğlu, İstanbul’un kültür ve medeniyet geçmişine dair çarpıcı bilgiler ve yorumlar paylaştı. İstanbul’un bir harabeden “Fetih” ile nasıl bir dünya şehrine dönüştüğüne değinen Ayvazoğlu, “İstanbul’un kalbi, Beyazıt’tayız. Fetih’ten sonra da Fatih’in yerleşim için seçtiği tepe burasıdır. Tabi İstanbul önemli bir merkezdi fakat 4. Haçlı Seferi sonrası gerçekleşen Latin istilası ile adeta talan edildi. Devamında Fetih sürecine kadar bakımsızlık, ilgisizlik ile perişan bir hale büründü. İstanbul, fethedildiği zaman adeta bir harabeydi. Osmanlı ile birlikte muazzam bir yatırıma kavuşmuştur. İmparatorluğun başkenti olduğu için, bütün birikimi, kültürü ve estetiği bu şehirde toplanmak zorundaydı. En başından beri atalarımız fethettikleri yerlere, kültürümüzü taşıma, oraları imar etme hassasiyetinde oldukları için İstanbul, artık Fatih ile bir Türk-İslam kenti kimliğini edinmeye başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde tam olarak Türk-İslam merkezi hüviyetine bürünmüştür” dedi.

“ABİDEVİ YAPILAR, AYNI ZAMANDA SOSYAL HAYATI ŞEKİLLENDİRİRDİ”
Statü farkının olmadığı bir mahalle-kent anlayışlı ile İstanbul’da derinlemesine kültürel ve ahlaki bir sosyal hayat ortaya çıktığını ifade eden Ayvazoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü; “Fetih ile birlikte imparatorluğun ve Türk-İslam dünyasının dört bir yanından gelen sanatkarlar ve sanat eserleri İstanbul’da birikmeye başlıyor ve bunların yönetildiği, organize edildiği teşkilat kuruluyor: Nakkaşhane! Harabe haldeki İstanbul, Türk-İslam estetiği ile zamanla bir dünya kenti haline dönüşüyor. Tabi Roma-Bizans şehircilik anlayışı ile Türk-İslam şehircilik anlayışı çok farklıdır ve yeni bir şehir kurulması gerekmektedir. Tabi İstanbul’un mevcut dokusu hemen yeni bir şehir kurulmasına manidir. Burada 1509 yılında yaşanan deprem tuhaf bir şekilde İstanbul’daki kâgir yapıları yıkmış ve felaket sonrası imar faaliyetleri ile bahsettiğim Türk-İslam estetiği ile İstanbul nakış gibi işlenmiştir.

Bu noktada II. Bayezid dönemi çok önemlidir. Şuan bulunduğumuz bölgeye ismini veren ve sarayın hemen yanı başında çok önemli bir mahiyet taşıyan Bayezid Külliyesi’ni inşa ettiriyor. Çünkü Osmanlı şehircilik anlayışında Külliye çok mühimdir. Merkezinde caminin bulunduğu, çevresinde ise bu camiyi kullanacak insanların bütün sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak yapıların bulunduğu bir kompleks yapıdır. İmareti, kütüphanesi, aşevi, kervansarayı, hamamı vb. ile birçok ihtiyacı karşılık verebilen ve asırlarca ayakta kalması arzusu ile oldukça büyük ve sağlam inşa edilen yapılardır. Bu külliyelerin yapılması, yavaş yavaş insanların etrafına yerleşmesi, o muhitin canlanması demektir. Bana göre Osmanlı medeniyetinin külliyeden sonra en önemli ikinci unsuru çeşme ve çınar ağaçlarıdır. Bir vezirin evinin önünde bulunan çeşmenin, çınar ağacının etrafında statü gözetmeksizin vatandaşların oturabilmeleridir. Bugünkü gibi sitelerde belirli ekonomik imkana sahip insanların yaşayabildikleri durumdan çok farklıdır bu… Vezir konağının önünde hamal Hüseyin oturabilir, hatta aynı mahallede oturuyor olabilirler. Osmanlı mahalle anlayışında bu vardır. Hatta yakın zamana kadar da toplumumuzda mahallenin zenginleri, fukaraları kollar böylece sosyal problemler mahalle içinde ciddi bir şekilde halledilirdi.

Bu mahalleler oluşturulurken yazılı olmayan adap kurallarına riayet edilirdi. Bir ev inşa edilirken, komşunun mahremiyetini, manzarasını kapatmanın gelenekten gelen alışkanlıklarla yasaklandığını görüyoruz. Günümüzde bu hassasiyetler maalesef yok. Rahmetli Turgut Cansever derdi ki; İstanbul öyle bir şehirdir ki; Her alan gözlerinizin sonsuzluğa açılabileceği bir alan bulabilirsiniz. İtalyan yazar Edmondo de Amicis İstanbul 1874 isimli kitabında aynı şeyi söylüyor. İstanbul hakkında yazılmış en güzel kitaplardan biri olduğunu da ifade etmeliyim. Yatay mimari, binalar arasında ferah boşluklar, o bölgedeki abidevi yapıları ihlal etmeyen bir yapılaşma ve aralıklardan baktıkça ufka bakarcasına karşılaşılan manzaralar…”

“İSTANBUL MUSİKİSİ, ADRİYATİK’TEN ÇİN SEDDİ’NE KADAR UZANIR”
İTÜ Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olan ve Türk musikisi üzerine önemli çalışmalarını bulunan Yalçın Çetinkaya ise, “Beşir Ayvazoğlu ile birlikte bir söyleşide bizi bir araya getiren Yeni Dünya Vakfı’na çok teşekkür ediyorum, çok mutluluk duyuyorum burada bulunmaktan.
Beşir ağabeyimiz İstanbul’un zengin mimari ve estetik anlayışından, o hoş semt-mahalle kültüründen bahsetti, ben de İstanbul’un zengin musiki kültürüne değinmek istiyorum. Bir programa sığdırmak mümkün olmasa da, Osmanlı musikisinin dünyada eşi benzeri olmayan bir hazine olduğuna başlıklar halinde değinmeye çalışacağım.

Günümüz kuşağı musiki ile çok hemhal olmadığı gibi musiki bir araştırma bir veri bilimi olarak ele de alınmıyor. Musiki; Bir hassasiyet, bir nezaket sanatıdır. Rahmetli Erbakan hocanın bir röportajda bazı siyasetçiler için söylediği; “Bakınca gayet temiz, güzel giyimli kişiler, arkalarını döndüklerinde atletleri bellerinden çıkmış dağınık görünüyorlar.” Söz aklıma geldi. Günümüzde musikiye yaklaşımımızı ve halimizi buna benzetiyorum. Oysaki Osmanlı toplumu böyle değildi. Her evde bir ud, her evde bir tambur, kanun olması mümkün değil evet ama, muski İstanbul’un her sokağında her taşında işlenmiş vaziyetteydi.

İslam musiki anlayışının devamı hatta zirvesidir İstanbul musikisi.. Hint müziğinden, tüm Orta Asya müziğinden, Fars, Arap, Balkan müziğinden etkilenmiştir. Hatta Orta Asya Türkleri’nin muazzam bir musiki kültürü vardır. Adriyatik’ten Çin seddine kadar olan alan Osmanlı musikisini kapsar. Viyana’yı geçtiğinizde ise ses değişir. Osmanlı birçok büyük devletin aksine, kendi himayesindeki tüm toplumların özgünce medeniyete katkıda bulunmasını sağlamıştır. Dünyanın başka hiçbir ülkesinde bunu göremezsiniz. Osmanlı musikisini belirli bir seviyeye getiren en büyük etkenlerden biri de Osmanlı şiiridir. Batı’nın müzik eğitim sistemi insan sesini bir enstrümana dönüştürür. Soprano ya da tenor piyanonun çıkardığı seslere benzetir sesini. Hiç aksatmadan “la diyez” bas dersin, basar. Ama aynı kişiye bir “segah” bas dediğinizde mümkün değil basamaz. Biraz şöyle matematik dili ile ifade edeyim; Osmanlı musikisi, kapsar Batı müziğini. Ama Batı müziği Osmanlı musikisini kapsamaz, istese de kapsayamaz. Arada çok muazzam farklar mevcuttur. Biz de mikro tonlar var ve bu Osmanlı ve İslam musikisinin bir zenginliğidir.” İfadelerini kullandı.

“BİR NESLİN YAŞAM ALANINA BİR SONRAKİ NESLİ MAHKUM ETMEYİN”
Programın ikinci kısmında Beşir Ayvazoğlu günümüz çarpık ve çirkin mimari anlayışı ile tarihi yapıların tahrip edilmesi, kaçak yapılaşma ile dokunun bozulmasına yönelik eleştirilerini dile getirdi. Atalarımızın kalıcı bir abidevi eserin etrafına ahşap mimari ile kentleşme kurarak, “aslında bir neslin yaşam alanına bir sonraki nesli mahkum etmeyin” mesajı verdiğine dikkati çeken Ayvazoğlu, “Eğer Osmanlı ekonomisi geriye gitmeyip bu anlayışı devam ettirebilseydik, ikişer katlı binaların olduğu mahallelerde aşırı yüksek binaları, dip dibe yapılmış sıralı konutları görmeyecektik. Sonraki nesil hep, dokuyu muhafaza ederek kendi yaşam alanlarını yine ferah ve estetik olarak inşa edeceklerdi. Ama maalesef bir zihniyet çöküntüsü, bir kent bilincinin kaybına uğrayan toplumumuz, şehirlerimizde bugünkü facia görüntünün ortaya çıkmasına neden oldu” şeklinde konuştu.

Yalçın Çetinkaya ise, “İstanbul özellikle son 20 yıldır bir gökdelen yuvasına döndü ve dünyanın 6. Büyük gökdelen şehri konumunda. Bize ait olmayan, yerli olmayan bir yapılaşma bu… Ayrıca Taksim meydanında kültür merkezi yıkılarak yerine opera binası inşa ediliyor. Halbuki opera Batı medeniyetinin bir projesidir. Oratoryo da operaya karşı ortaya çıkan başka bir projedir. Bir nevi operanın imana gelmiş halidir. Operanın aksine Hristiyanlık prensiplerini anlatan bir türdür. Yani akıllara ziyan bir müzik kültürü bulunan bu topraklarda kendimizden habersiziz, üstüne sanat-musiki-mimari ilişkisinin uzun zaman dilimlerinde bu zenginliği ortaya koyduğunu da göz ardı ediyoruz” dedi.

Program sonunda dinleyiciler, Yeni Dünya Vakfı tarafından kendilerine ücretsiz dağıtılan Beşir Ayvazoğlu ve Yalçın Çetinkaya’ya ait kitapları imzalattılar.
Programa YDV Genel Başkanı Mahmut Göksu ve vakıf yöneticileri de katılarak, panelistlere teşekkür ettiler.

file-32

_MG_1586

_MG_1621

file1-16

_MG_1587

IMG_1615

_MG_1630

IMG_1649

IMG_1651

file4-5

IMG_1661

Bir Yanıt bırak